Tarihte yaşanan çok acı bir katliam olan Dersim Katliamı, meclis gündeminden de düşmüyor.Enson olarak Başbakan’ın özür dilediği Katliam’nı canlı tanıkları anlatıyor.

O dönemin bir kaç tanığından ikisine ulaşıyoruz. Onlardan biri Tunceli’ye 9 km uzaklıktaki Meytan Köyü’nde yaşayan 90 yaşındaki Yumoş Bakıray. Katliam sırasında 15 yaşında olan Yumoş Nene’nin yüzündeki çizgiler, çorak toprakları andırıyor ama belleği pırıl pırıl. “O acıyı, katliamı bizden iyi kim anlatabilir ki oğul. Etimizde, kemiğimizde, kulaklarımızda, yüreğimizde hâlâ o sızı vardır” diye başladı ve şöyle devam etti Yumoş Nene:

Kadınları kurşuna dizmediler, tecavüz ettiler

“1937 yılında Turişmek köyü Robaik mezrasında, ailemle yaşıyordum. 15 yaşındaydım daha. Askerler katliamdan önce gelip köydeki evlerde bulunan bıçaklarımızı bile toplayınca babalarımız, dedelerimiz şüphelendi aslında.

Askerler katırlarla aylarca bölgeye sevkiyat yaptılar, çadırlar kurdular, silahlar getirdiler. Katliam gününde bizim köydeki insanları başka bir köye götürdüler. Biz kaçtık, ormana saklandık. Oradan seyrediyorduk korkuyla. Çevredeki köylerden toplananları ilk önce kadın ve erkek olarak iki ayrı gruba ayırdılar. O anı hayatım boyunca hiç unutmadım. Kalabalığın önüne kurulu silahlar vardı. Askerler erkekleri o silahlarla taradılar. O an yükselen çığlık ve yakarışlar, şu an bile kulağımda.”

Anlatırken kalın çerçeveli gözlüklerinin altından gözyaşları akıyor Yumoş Nene’nin. “Neneceğim biraz dinlen istersen” deyince, “Yok oğul, anlatalım ki bir daha kıyamasınlar kimseye” dedi ve devam etti: “İnsan vicdanının kabul edemeyeceği bir sahneydi benim için. Gece kâbus görmeme neden olan olay o an oldu. Askerleri kadınların içine saldılar.

Etraf sarılıydı ve çoğu bir birine iple bağlanmıştı. Kadınlara tecavüz ettiler ve çığlıklar içinde süngüler ile öldürdüler. Ortalık tam bir cehenneme dönmüştü. Saklandığımız yerde ağlıyor, korkuyor ve çığlımızı içimize gömüyorduk. Aynı şey bizimde başımıza gelebilirdi. Kaçtık, ormanın derinliklerinde saklandık.

Askerler daha sonra köyleri ateşe verdi. Askerler gittikten sonra saklandığımız yerden çıkıp köye indik. Cesetler yerdeydi hala. Her yer kan gölüne dönmüştü. Her taraf komşumuz, akrabalarımız ve tanıdıklarımızın cesetleri ile doluydu. Sonra tekrar ormanlık alana çekildik. Aylarca ormanda saklandık hiç inmedik.

Gündüz mağaralarda saklanıyorduk, gece köylerimize gelip başıboş olan hayvanları sağıp süt alıp tekrar mağaralara geri gidiyorduk. Kadınlar çocukları ile birlikte mağaralara saklanıyordu. Bir bebek ağlamaya başladı. Yanındakiler kadına ‘çocuğu sustur, yerlerimizi öğrenirlerse gelip bizi de öldürürler’ dedi. Kadın emzirdiği çocuğunu göğsüne ağlayarak bastırdı sesi çıkmasın diye. Asker gittiğinde çocuk boğulmuştu.”

Köyü çığlıklar sardı

Katliamın bir diğer yaşayan tanığı 83 yaşındaki Hüseyin Gül. İzlerini hala vücudunda taşıdığı katliam sırasında 10 yaşındaymış Hüseyin Dede: Anlatırken o günleri yeniden yaşıyor: “Askerler bizi Hopik’te topladı. İple kollarımızı birbirine bağladılar. Önümüze makineli tüfekleri koydular ve taramaya başladılar.

Kadın çığlıkları ortalığı kaplamıştı. Ağzımdan ve vücudumun başka yerlerinden vuruldum. Bir cesedin altında kaldım ve ölü numarası yaptım, hiç kıpırdamadım. Yaklaşık 10 asker ölenleri kontrole geldi. Süngü batırıyordular.

Koluma süngü isabet edince ah dedim. Canlı olduğumu anlayınca bacağımdan tutup sürükledi ve tepeden aşağı attılar, Munzur’a attılar beni. Askerler sudayken de ateş etti ama vuramadı. Bir baktım Munzur kıpkırmızı, kan akıyor. Suların üzerin cesetler yüzüyor. Boğulmak üzereyken yanımdan geçen bir cesede tutundum. Onunla birlikte epey sürüklendim. Bir yerde ayaklarımın taşa değdiğini hissedince çırpındım sudan çıktım. Aylarca dağlarda köy köy dolandım.”

Askerler çuvalla kelle taşıdı

Ahmet Gedik(80), olayların en hararetli döneminde 7-8 yaşlarında olduğunu, ölmekten son onda kurtulduğunu anlatıyor. Tarif edilemez acılar yaşandığını söyleyen Gedik, askerlerin çuvallarla insan kellesi taşıdığını söylüyor. Gedik, şahit olduğu olayları şöyle aktarıyor: “1938 yılında ben 7-8 yaşındaydım. Arkadaşlarla odun topluyorduk. O sırada bir gürültü duyduk. Sonra Nazimiye’nin Geriş köyünde kadınlar, çocuklar ağlıyorlardı. Yanlarına gittik. ‘Ne oldu, niye ağlıyorsunuz’ dedik. Askerler bizim köye doğru gittiler. Biz de merak ettik köye doğru yola çıktık. Sonra askerlerin çuvallarla kelle taşıdığını gördük. İnsanların kellelerini kesmişler, getirip yüzbaşıya gösterip ödül alıyorlar. Ondan sonra biz kaçtık. Yanımda kardeşim, ağabeyim, amcamın kızı vardı. Bizi öldüreceklerdi. Kaçarken ben geride kaldım. Geri köye dönmeye karar verdim. Köye dönerken askerler yolumu kesti. Ben onları görünce kaçmaya başladım yine. Onlar bir kızı arıyorlarmış. Ben ağlıyorum. Sonra biri askerlere o bizim köyden ‘falancanın oğludur yapmayın’ deyince beni bıraktılar. Öylece canımı kurtardım.” Yıllar sonra gelen özrü önemli bulduğunu belirten Gedik, “Başbakan’ın özür dilemesi yerinde bir davranıştır” diyor.

85 yaşında olan Ali Demir de o dönemde yaşananları unutulmayacak acılarla hatırladıklarını ifade ediyor. Annesiyle birlikte meşelerin arasından kaçtıklarını anlatan Demir, “1938 Annemle beraber meşelerin arasına kaçtık. Yakınımızda biz öldürme olayını görmedik. Karsni ve Kıl köylerinde birçok kişinin öldürüldüğünü biliyoruz. Bence olaylarım sorumluları o zamanki hükümet. Mecliste karar alınıyor. Atatürk siroz hastalığı ile boğuşurken İsmet İnönü yanına gidiyor. ‘Pertek suyundan yukarısı için Dersimlilerin fermanı çıkarılmış. Hiç kimse kalmaz’ diyor. Atatürk bunun üzerine, Fevzi Çakmak’ı çağırarak git bunu durdur diyor. Biz öyle biliyoruz” diye konuştu. Başbakan Erdoğan’ın özür dilemesini siyasi olarak değerlendiren Demir, samimi olunduğunun gösterilmesini temenni ettiklerini ifade ediyor.

Taraf – Cihan